Reuters ajansına göre, 10 yılda tamamlanan araştırma Chicago, California-San Diego ve Harvard üniversitelerince gerçekleştirildi.
Chicago Üniversitesi psikologlarından, ABD’nin önde gelen yalnızlık uzmanı John Cacioppo, yalnız kişilerin az sayıdaki dostunu kaybetmeden önce, kasvetlerini bu kişilere bulaştırdığını tespit ettiklerini söyledi.
Araştırmada, yalnızlığın bir hastalık ya da kişisel zayıflık değil, bir “biyolojik reaksiyon” olduğu vurgulanıyor.
Yalnızlığın hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı etkileyebileceği, depresyon ve yüksek tansiyona neden olabileceği, stres hormonu seviyesini yükseltip bağışıklık sistemini zayıflatabileceği kaydediliyor.
Binlerce hastanın Sağlık kaydı incelenerek yapılan araştırmaya göre, yalnız insanlar, etrafındakilere daha az güvenmeye başlıyor ve bu da kişinin arkadaşlık kurma şansını engelliyor.
Sonra bu kişinin iletişim içinde olduğu diğer kişiler de benzer davranışlar sergilemeye başlıyor ve kendisini toplumdan tecrit ediyor.
Bilimadamları, toplumların, sosyal iletişim ağının sınırlarında dolaşan yalnız kişileri dışlama eğiliminde olduğuna dikkat çekerek, bunun yayılmamasını önlemek için yalnız kişilere yardım edilmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar.
Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi Çin
İmparatorluğu’nun astronomları gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzündeki boğa burcunun yakınlarında aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki ışığı gündüzleri bile kolaylıkla farkedilebiliyor gece ise neredeyse Ay’dan daha parlak görünüyordu.
Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir “süpernova”ydı.
Süpernova deyimi astronomlar tarafından bir yıldızın patla***** dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla dört bir yana dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir.
Astronomlar süpernovaların evrenin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığını düşünürler. Bu patlamalar astronomların tahminine göre maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır. Bu varsayıma göre Güneş Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ancak işin ilginç yanı ilk bakışta basit birer patlama gibi durabilecek olan süpernovaların gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olmalarıdır. Michael Denton Nature’s Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle yazar:
Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekan olacaksa süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık şu an zaten var olan uzaklıktır.
Süpernovaların oranları ve yıldızların mesafeleri aslında evrenin sahip olduğu büyük düzenin çok küçük iki ayrıntısıdır. Evreni biraz daha detaylı olarak incelediğimizde ise karşılaştığımız düzen olağanüstüdür