Günde binlerce başarılı cerrahi müdahalede bulunan doktorları görmüyor, bir tane sargı bezi unutan dikkatsiz doktoru unutmuyoruz…
Yine binlerce polis namusuyla dürüstçe işini yapıyor, rüşvet alan iki polisten dolayı tüm teşkilatı karalıyor ‘hepsi böyle bunların’ diyoruz…
Gündemden düşmeyen iki tane mankeni biliyor, hepsini de öyle kabul ediyoruz.
Terk ettiklerimizin sayısını bilmiyor, terk edenleri unutmuyor ve asla affetmiyoruz…
Yolsuzluk yapan -deprem sonrası da yargılanan- müteahhidi Veli Göçer’i tanıyor, ama yıkılmayan yüzlerce binayı yapanları tanımıyoruz.
İktidarın yaptıklarını görmüyor yapmadıklarını biliyoruz.
Öğrenciyken iyi notu biz alıyor kötü notu ‘hoca verdi’ diyoruz…
Neden sevinçler değil de hüzünler iz bırakır yürekte?
Sayısız örneklendirilebilir bunlar.
Biz iyi şeyleri unutmada balık hafızamıza sığınıyor, kötü şeyleri unutamamada deve kinine bürünüyoruz.
Sürekli şikâyet ediyor, sürekli bir yerlerimizi kanatıyor, bir türlü mutlu olmayı beceremiyoruz…
Oysa Oktay Rıfat nasıl güzel değiniyor hayatın ıskaladığımız yerlerine, farkında olamadıklarımıza, kıymetini bilemediklerimize:
Son Söz
Bogazindan likir likir gecen
Şu suyun kiymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme
Pencereden görebildigin kadar
Göğün kıymetini bil
Kıymetini bil çiçek açmış bademin
Güneşli odanın çamurlu sokağın
Beyazın siyahın yeşilin
Pembenin kıymetini bil
Dirilik öyle bir şey yürekte
Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil!!!
Kötüyü düşünmek kötüyü çağırmaktır unutmayın! Polyanna olun demiyorum ama karamsar da olmayın. Yarım bardak suya baktığınızda ‘bu bardağın yarısı boş’ demeyin, ‘bu bardağın yarısı dolu’ deyin yeter…
Çocuğunuzun, sevgilinizin, babanızın, elemanınızın, patronunuzun dolu tarafını görün; kötüye meyletse de kalbiniz, aklınıza iyi yanlarını getirin…
Hepimiz bu ülkedeyiz, eksik olanları hepimiz yaşıyoruz ama yaşadıkça ve yoğunlaştıkça da eksildiğimizi görüyoruz…
Enerjimizi yitiriyor, etrafa nefretle bakıyoruz.
Siz umut dolu cıvıl cıvıl çevreniz olsun istiyorsanız; siz öyle olun önce!
Siz somurtan, sürekli dert yanan şikâyet eden birini ne kadar istemiyorsanız bilin ki onlar da istemiyor…
Şimdi sorun kendi kendinize: “Ben ne kadar aranan bir arkadaşım ve arkadaşlarımın beni aralarında görmek istemelerinin gerçek sebebi ne?”
Bir de tavsiye -naçizane- siz de sizin geçmişinizde çocukluğunuz dâhil kötü iz bırakan kimler varsa, hepsini affedin yüreğinizde, ama samimiyetle…
İşte o zaman rahatlayacak ve bunca yıldır nasıl kendi kendinizi boşu boşuna yediğinizi anlayacaksınız.
Ama önce kendinizi affetmek şartıyla!
Şimdi sıra sizde.
Sevinçler iz bıraksın artık yüreklerinizde
Gülün dikeni battı dün parmağıma ve hala
gülümseyerek bakıyorum parmağımdaki küçük sıyrığa…
Kızamadım… Çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmiştim; ” Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın ” demiştim. Kızamadım, çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çekmiştim , bakmaya kıyamamış kokusuna hayran kalmıştım, çünkü batmadan önce yüreğime koymuş onu sevmiştim… Dikenini unutmuş muydum? Unutmuştum dikenini… Unutmuştum işte….
Acıtmayayım diye dokunmaya çekindiğim gül, ince ve derin bir yara açmıştı parmağıma… Gülümsedim yarayada… Süzülen iki damla kanada… Çünkü o yarayı açan bakmaya kıyamadığım o güldü…
…. …. ….
Sevdiklerimizin yüreğimizde açtıkları yaralarda aslında o gülün açtığı yara gibi değilmiydi… İnce ve derin bir yara… Aslında çok önemsiz gibi görünsede her kımıldadığınızda yüreğinizi inceden sızlatan bir yara… Ama dostlarınız o yarayı açmadan önce siz muhabbet dolu kokularını sineye çekmiştiniz, zamanı, mekanı ve kalbinizi paylaşmıştınız… Yarayı açmadan önce siz onları kalbinize koymuştunuz… Kızabilirmiydiniz… Kızamazdınız elbet…
Sevdiklerimizin açtıkları yaralarda o gülün açtığı yara gibi ince ve derin… Ama yarimiz o yarayı açmadan önce biz şükretmiştik, kokusunu sinemize çekmiş, bakmaya kıyamamıştık…Dikenini unutmuşmuyduk… Unutmuştuk tabi… Ama biz gülümsemeliyiz yaraya… Belki süzülen iki damla kanada… Gülümsemeliyiz işte…. Çünkü o yarayı açmadan önce biz onu kalbimize koymuştuk ve sevmiştik
tık, tık, tık…
-kım o?
-hazırlan gıdıyoruz.
-sen kımsın? nereye gıdıyoruz?
-sıran geldı. gerçek evıne gıdıyoruz.
-gerçek ev mı? sen! yoksa!
-evet. hadı gıdelım.
-dur bır dakıka..bır suru yarım ısım var.
-ıs yarım kalmaz. bırılerı tamamlar. oyalanma artık.
-cocuklar, onlar daha cok kuçuk, barı vedalassaydım.
-sen olmadan da buyurler, hadı beklıyorlar.
-beklıyorlar mı? onlar da kım?
-gıdınce gorursun.
-anladım. anladım ama kalbını kırıp, gonlunu alamadıklarım,
ıyılıgını gorup, karsılık veremedıklerım var.
anlayacagın borclu gıtmek ıstemıyorum.
-bunu zamanında dusunseydın!
-zamanında mı? ıyı de ben daha zamanım var sanıyordum.
-hepınız aynısınız..
zaman dedıgın, ıçınde bulundugun an..
bunun otesı yok.
-keske, keske….
-devam etme. bugunu yasarken hep yarın var gıbı davrandın.
ustundekı unıformanın sorumlulukları var.
yerıne getırmedın. bu sana bır uyarıydı.
sımdı gıtmıyoruz… ama her an gıdebılırız..
bır daha geldıgımde önünde umut,arkanda pısmanlık olmasın !
Bir Hint masalına göre, kedi korkusu ile devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, ‘Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende ne yaparsam yapayım sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.’ Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor : ‘İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…’
Diger mahkûm inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve
“Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da boyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya?
Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar.” demiş
“Pek değil” demiş birinci mahkûm.
“Kendime dört özgürlük şansı veriyorum:
Birincisi sultan bu yıl ölebilir,
ikincisi ben ölebilirim,
Üçüncüsü at ölebilir,
Ve dördüncüsüüüüü
Belki ata uçmayı ögretebilirim..!”